couchsurfing etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
couchsurfing etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2009 Pazartesi

3. CS Misafir

"Bijen ve Lilo. İki arkadaş Almanya' dan. Bijen biyokimya (master), Lilo ise İslamik eserler okuyor. Yarım yamalak da Türkçe konuşuyorlar. Cümleye başlıyorlar, sonuna yani yükleme sıra gelince Türkçe' mizdeki sondan ekli gramer yapısından dolayı fiil çekimlerinde çoğu zaman takılıyorlar. "Burdur' da 2 gece ka- kaldı- kaldız- kaldık." böyle basit cümleyi kurmak 30 saniyelerini filan alıyor. Hemen öğrenilmiyor yabancı dil. Çok gayretliler, hevesliler. Günden güne ilerletiyorlar günlük konuşmayı, grameri, kelime haznesini."

Yaklaşık 1 senedir Türkçe öğrenmeye çalışıyorlar. Bizden de kendileriyle Türkçe konuşmamızı istiyorlar haliyle. Lakin bizdeki turist görünce İngilizce konuşma alışkanlığı bakın ne hale dönüştürüyor muhabbeti. Sonradan helal pazarına dönüşse de konu meşhur Alman çikolatası aslında... "Helal, Allah! Helal bazaar is twelve billion dollars all over the world." Cihangir Bey Türkçe anlatsa derdini daha anlaşılır olacak (Koyu bir Türkçe sevdalısı olarak) sanki. İyi ki de anlatmamış çünkü tarzanca anlatım tek kelimeyle harika. Bütün uzuvlar çalışıyor, sözcükler en ilkel haliyle çıkıyor ağızdan. Ben ise -video kaydı yapan - dananamayıp, kopuyorum.



Alman arkadaşlar ne anlamış bu harika anlatımdan:

7 Eylül 2009 Pazartesi

2. CS Misafir - 2. Kısım

"Gelen misafirlerle aynı frekansta konuşuyorsak, zaman da müsaitse unutulmayacak bir çok şey yaşanabiliyor. Bu kez de öyle oldu. Beraber tarihi evleri, konakları, müzeleri gezdik. Konsere gittik. Sahura gittik. Sahur hazırladık. Beraber oruç tuttuk. Beraber iftar hazırladık. İftara gittik. Ramazan eğlencelerini izledik. Şehr-i ramazanda bunların dışında başka ne yapılabilir ki..."

Yiyip - içip, gezmeye gelmişiz dünyaya...

Yemek yapmak bu sıralar bizim için biraz sıkıntılı bir iş. Çünkü, malzeme almak, pişirmek ardından bulaşık derken epeyce zamanımızı alıyor. Vakit darlığından dolayı çok sağlıklı olduğunu düşünmesek de hazır gıda ile besleniyoruz. Buna rağmen misafirlerimiz gelince nedense yemek yapasım tutuyor. Bu kez ise yöresel yemeğimiz olan tirit yaptım. Kuru yufkayı parçalayarak tabağa yerleştirip, üzerine özel hazırlanmış tavuk suyu ilavesi ve et parçaları ile yapımı kolay olan türkülere konu olmuş yöresel bir yemeğimiz tirit. Çok da kötü değilim yemek konusunda. Genelde kırmızı et, beyaz et ve türevleri ağırlıklı yemekler ilgi alanıma girse de kabak yemeği denemem de olmuştur. Gayet de beğenilmiştir... Amma ve lakin etobur olduğum için sebze yemeklerindeki yeteneğimi ilerletemedim.

Fotoğraftaki aç halim yüzümde şaşkın, biraz da bitkin bir ifade yaratmış...

2. CS Misafir - 1. Kısım

"CS, seyyahların durak yerlerinde geçirdikleri vakit boyunca unutulmayacak arkadaşlıkların kurulabildiği, yapılan kültür alış-verişi ile dünyada yalnız yaşamadığımızın kanıtlandığı ve dünyanın sanılanın aksine çok da büyük olmadığını bize gösteren harikulade bir sistem. Gelen misafirlerle daha önce hiç görüşüp, tanışılmadığı halde sanki 40 yıldır arkadaşmışız gibi bir anda kaynaşılan samimi ortam sunuyor bize."



İlk tanışma:

Bir kaç karşılıklı yazışmadan sonra Fransız CS misafirimiz evimizde kalmaya karar verdi. Biz de Kütahya' da bizi ziyaret edecek bu arkadaşla -Caroline- tanışmanın heyecanı içinde gelmesini beklemeye başladık.

Kendisi bir gün öncesinden aradı ve gece 1:45 te tren garına ineceğini ve kendisini alıp alamayacağımızı sordu. Uykumuzun en tatlı anında gelecekti. Biraz buruk bir şekilde 2-3 saat alıp alamayağımızı düşündükten sonra tatlı uykumuzdan feragat edip misafirimizi almaya karar verdik. Ve gece geldi çattı. Fatih Beyi zor zar uyandırdıktan sonra uyku sersemi halimizle, bir zamanların popüler arabası olan Renault Toros -Fransız malı- ile gara vardık.



Kendinden büyük, belki de ağır olan sırt çantası ile bizi bekleyen misafirimiz sessizliğe bürünmüş tren garındaki 3-5 kişi arasında hemen dikkatimi çekiverdi. İlk tanışmalarda seyyahın ana diliyle konuşmak sempati uyandırdığını düşünerek çat pat konuşabiliğim Fransızcam ile yanına yaklaşıp "Salut, je m'appelle Oguz Han" diyerek selam verip kendimi tanıttım. O da selam diyerek jestime karşılık verdi. Ardından "Comment ça va" diyerek hal hatır sordum. :) Öyle bir konuşmuşum ki kız fransızca konuşmaya devam etti. Anlamadım haliye... neyse inglizce devam ettik.

Ramazan ayındaydık. Bilindiği gibi şehri ramazanda, diğer aylara göre manevi duygular daha fazla kabarır ve bu maneviyat esintisiyle hayat, daha sakin bir hale dönüşür. Hüşu içinde geçirdiğimiz bu ayda belki fransız misafirimiz ona ilginç gelecek bir çok olayla karşılacaktı.

Misafirimizle olan ilk etkinliğimiz beraber sahur yapmak oldu. Gardan eve dönerken yolumuzun üzerindeki bir simit sarayına uğradık. İşletmeci Ahmet Bey beni görüp, hemen bize buyur etti. Masamıza fırından yeni çıkmış, arasındaki kaşar peyniri eritecek sıcaklıkla çıtır çıtır simitler geldi. Yanında türlü reçeller ve peynir, zeytin ile geniş bir kalvaltı tabağı... Tam bir Türk kahvaltısı (kahwa, eski arapçada enerji veren anlamında kullanılır(mış). Kahvaltı da içilecek kahveden önce atıştırılan hafif yiyeceklere denir(miş).). Öyle ekmeğin arasına bir kaç dilim salam koyup ya da peynir koyup, öğünü geçiştirmek yok. Çeşit olacak, önce gözün doyacak sonra karnın doyacak. Gözün ve damağın hangisini isterse çatalın ona göre hareket edecek. Ekmek arası kalvaltı, zamanı daha verimli değerlendirmek için hazırlanır ama Türk kahvaltısı da hızlı yapılırsa aynı verimlilik sağlanır bence. Konuyu dağıttık galiba. Toparlıyorum. Misafirimizle sahurumuzu yaptık. Ramazan davulcusunun davulunun hızlı temposuna uyarak hızlı hızlı yedik canımızın istediğinden. Yedikçe karnımızın hacmi arttı, hacim arttıkça bedenimize ağırlık çöktü. Ağırlık çöktükçe uyku bastırdı. Uyku bastırdıkça göz kapaklarımız evimize gidip yatmamız gerektiğinin sinyallerini vermeye başladı. Biz de eve gidip, hemen uyuduk.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

1. CS Misafir - 2. Kısım

"Misafirlerimizle ikinci günümüz."

Tarih kokan bu şehrin bir de kalesi var. Bizanslılardan kalma bir kale olup, belirli dönemlerde hapishane olarak da kullanıldığı söylenmektedir. Kütahya Kalesi' nin(Hisar' ın) en üst kısmında bir restaurant bulunmaktadır. Bunun hikayesi de ilginçtir. 1970 lerin başında dönemin belediye başkanı ödül almak için Avrupa gezisi yapmaktadır. Ve bu gezi esnasında bir yerde döner restaurant görmüştür. Ve kaleyi daha cazip bir mekan haline getirmek için bu mekana gördüğü döner lokantaya benzer bir lokanta inşa ettirmiştir. 45 dk da bir tur dönen bu lokantada yemek yerken, Kütahya manzarasını izlemek, hele akşam vaktinde oldukça keyifliydi. Ufukta gün batımını gözlemlemek de ayrı bir tat verdi bize. Her yer siyahın matemine bürünürken, şehrin ışıkları bu matemi aydınlatmaya çalışıyordu sanki...





Fatih Bey' in bakım için, yeni tesis kurmak için ya da arızadan dolayı en az ayda bir kez çıktığı karlık tepeden bir manzara yakaladım. Makinanın ayağını getirmediğime çok pişman oldum. Pananomik, HDR, gece manzarası çekemedim. İstediğim fotoğrafları çekememenin verdiği moral bozukluğu, makinanın sınırlarını zorlamama neden oldu...



Yemek yerken dil bilimci olan arkadaşımız Gerrie Arapça öğrendiğini ve hat sanatıyla uğraştığını söyledi. Babasından gelen bir merakmış bu uğraş. Başka hat sanatlarından mı esinlendi, kendince mi yazdı bilmiyoruz, velakin müthiş bir çalışma olduğunu söyleyeilirim. Hatta kendi ismini Arap harfleriyle yazıp, gümüş kolye yaptırmış ("Gerrie" Hollandaca (Dutch) dilinde telefuzu "Hayriye").





Dönüşte yine çok eski bir yapıya - kiliseye rstladık. Bu kilise Bizans döneminden günümüze ulaşmış ender yapılardan bir tanesi. Zaman zaman hamam, cami, tekrar kilise olarak kullanıldığı emin olunmamakla birlikte söylenilmektedir. Akşam vakti olduğundan kilisede hiç bir görevli yoktu ve kapısını kitlemişlerdi. Bu kilise şu an virane halinle hayatını sürdürme gayretindedir. Kütahya Belediyesi tarafından restore edilmek istenmiş ama İzmir ve İstanbul' daki kiliselerden destek göremediği için bakım, onarım çalışmaları yapılamamıştır. Çanını çalmışlar, öğrendiğimize göre iç kısımlarını kazmışlar yani çok yaralamışlar bu tarihi yapıyı. Ama diğerleri gibi zor da ayakta kalmaya devam ediyor...





O mıntıkada Cumhuriyet öncesi Rumların az ötesinde de Ermenilerin yaşadığını öğrendik. Ayrıca diğer yakasında da Türklerin yaşadığını öğrendik. Dostane ilişkiler içinde dilleri, dinleri ayrı olduğu halde uzun yıllar kardeşçe yaşamış bu 3 millet. Kurtuluş savaşında ise yunanlılar tarafından kışkırtılarak onların safında Türklere karşı savaşmışlar. Daha sonra ise karşılıklı göç politikası kapsamında Yunanlılar Yunanistan' a, Ermeniler Ermenistan' a, Türkiye dışındaki Türkler ise bu bölgelere göç etmişlerdir. Şu sıralar ise bu evlerin çoğu boş, hayalet şehir gibi ıssız sokaklara ev sahipliği yapıyor bu eskimeyen evler.

21 Temmuz 2009 Salı

1. CS Misafir - 1. Kısım

" Kütahya için öyle gezip görülesi bir yer değildir derler - Ben de öyle derim - ama tarihe merakı olan turistlerin ziyaret ettiği, her karışında merkezi ve ilçeleri dahil tarih kokan Ege' nin nadide şehirlerinden birisi (Macar misafirim yıllık izininin bir haftasını kullanarak, Türkiye gezisi yaptı. Türkiye gezisinde uğradığı tek yer Kütahya, 5-6 saat de Yalova da kalmış. İlginç!). İngiliz, Rus, Macar misafirlerimden sonra Kütahya' ya Hollanda' dan 2 misafirim geldi. Gerrie ile Henk. İki kardeş Türkiye turuna çıkmışlar. İstanbul, Bursa, Ankara, Eskişehir' den sonra Kütahya' yı gezip, görmek için 2-3 gün benim misafirim olacaklar. Henüz bir akşam geçirdik.
Benim gibi misafirperver bir arkadaşla tanıştıkları için ne kadar şanslılar bir bilseler! "




Beraber vakit geçirdiğimiz ilk akşamdan izlenimler:

Bizim evden iş yerine gittiğimiz o dar sokakta çanak anten modası var. Sanki binaların vazgeçilmez dekoruymuş gibi çanak anteni olmayan apartman yok. Her geçen gün bir yenisi ekleniyor. Çıkan kiracı çanağını beraberinde götürürken, yeni gelen de beraberinde çanak antenini getirip aynı yere taktırıyor.



Bu sokak da anıtsal yapıları koruma kapsamı içerinde olduğundan, buradaki çok eski binalar restore edilmeyi ya da yıkılıp bire bir aynısının yapılmasını bekliyorlar. Maalesef bu sokokta da diğer civar yerlerdeki gibi buram buram tarih kokan bu eski binalar acı çekmekte, onları koruyan olmamasına rağmen onlar içlerindeki umudu her dem canlı tutmaya çalışmaktadırlar. Bazıları ise bir takım çabalar ile yaşatılmaya çalışılmaktadır.



O dar sokakta yürürken gözümüze, çiniden yapılmış süs eşyaları, küçük tabak vb. şeylerin üzerlerine desenler çizme ve bunları rengarenk boyama işini yapan küçük bir atölye takıldı. Kütahya' nın nerdeyse her sokağına bir çini, seramik işiyle uğraşılan bir dükkan var. Buralara kadar yayılmış demek ki bu sanat - ekmek kapısı. Bu şirin atölyede bir kaç el sanatı gözümüze takılıyor!







Yavaş yavaş ilerlerken yolu sonunda 8 ayımızı geçirdiğimiz ve uzun yıllar çalışacağımızı düşündüğümüz şirketimiz Türk Telekom binası bütün heybetiyle karşımıza çıktı. Belki binasın bu haliyle son karesini ben çekmiş oldum. Çünkü kısa bir zaman sonra bina modern yüzüyle bizlerin daha ferah bir ortamda çalışmasına imkan tanıyacak. Binamızın en üstünde ise Fatih Bey' in gönül verdiği antenler bizi karşıdan selamlıyorlar.



Evet, Kütahya Belediye Başkanımız tarafından ismi "Sevgi Yolu" olarak değiştirilmiş, araba girişine kapatılarak, yayalara açıldığı Cumhuriyet Caddesine çıktık. En popüler cadde olması dolayısıyla misafirlerimizi gezdiriyoruz. Yürüyüş sırasında yakaladığımız enstantanelerden...





İşte "Vazo" ! Kütahya' nın porseleniyle bezenmiş, herkesin namını duyduğu o meşhur vazo! Orası bir buluşma noktası... O Kütahya' ya gelip de fotoğraf çekilmezse olmaz bir Vazo...







Akşam oldu. Haliyle acıktık. Misafirlerimiz o kadar ince ruhlu ki biraz da çekingenliğin etkisiyle biz aç değiliz dediler. Mustafa Bey geçenlerdeki festivalde yemek fişi kazanmıştı. Hemen başına üşüşüverdik. Gelsin menüde ne varsa... Yemekler geldi. Bir de baktım ki Gerrie benden önce bitiriverdi saç kavurmasını. Hayret kendileri acıkmamıştı diye fısıldaştık. :) İşte o insanın canını çektiren menü- ben yazarken bile azım sulandı - :









Eee, karnımız da doydu. Üzerine bir Türk Kahvesi içilir artık. Ne demişler; "ister zengin ol, ister fukara, yemekten sonra iç bir Türk Kahvesi. " Böyle miydi bu söz? Neyse... Cümbür cemaat Germiyan Konağına gitmeye karar verdik. Kapısına vardık. Girişteki kapı tokmaklarına dikkatinizi çekerim. Sağdaki ince tonda ses çıkarıyor, soldaki ise kalın tonda. Bayanlar ince olanı tıklatıyorlar, erkekler ise kalın olanı. :) Konak içerisindeki kimin geldiğini bu şekilde anlıyorlar.



Germiyan konağı gerçekten insana huzur veriyor. Asırlık ahşap yapısı, mobilyaları bizi tarihin derin sayfarına götürecek kadar etkili duruyor. Kahve faslından sonra Fatih Bey falımıza baktı. Bizde gelecek merakı olmuştur hep. Biraz kendi yorumu, biraz atmasyon derken kısmetimiz açıkmmış. Oh şükr! dedik.







Germiyan Konağı' ndan ayrılırken, konakların olduğu caddede bir sessizlik hakimdi. Usul usul evin yolunu tuttuk eski evlerin arasından geçerek.



Batsın Bu Dünya!

Blog Listem

Blogger tarafından desteklenmektedir.